Eylül 24, 2017
   Kongre hashtag'imiz:  #Karaburun2017   twitter-logo2    Facebook-Logo

İnsanlık tarihinin iki önemli ‘an’ına atıf yapmak, insanlığın geçirdiği niteliksel değişimlerin dramatik olarak tasvir edilmesini sağlar. Hobsbawm’un ifadesiyle insanın, “mağara insanından uzay gezgini olmasına” giden hikâyesi bile başlı başına bir şöleni hak eder. Mağara insanının doğanın getirdiği yalın tehlikelerden korktuğu bir devirden, bizzat insanlığın elinden çıkan ‘şey’in tehditleri ile karşı karşıya kaldığı modern toplumlara nasıl gelinmiştir? İnsanın, mağara insanı olma halinden uzay gezgini olma haline geldiği süreçte içinde yaşadığı toplum ile ve o toplumun doğa ile kurduğu ilişki biçimleri sabit kalmamıştır.

Sınıflı toplumların ortaya çıkması ile birlikte insan-doğa ve insan-insan ilişkileri eşitsiz gelişmeye başlar. Toplumsal yapı böylece sömürü ilişkileri çerçevesinde şekillenirken, başlangıçta insanı da kapsayan bir bütünü ifade eden doğa, giderek kendisinden artı ürün elde edilecek bir mutlak “insan-dışı”na, bir nesneye indirgenir.

Bu tarihsel süreç daha fazla artı ürün elde etme çabasına tanıklık eder. Zira artık üretimin temeli kullanım değil mübadele olduğu için, üretilenler kullanım değeri ötesinde bir değere, bir değişim değerine kavuşur. Doğadan daha fazla değişim değeri elde etmenin koşulu ise bunu mümkün kılacak teknik/teknolojik altyapıdır. Bu bakımdan sınıflı toplumlar açısından teknoloji -aynı zamanda- gerektiğinde doğaya, gerektiğinde insana yöneltilen bir zor aracı olarak karşımıza çıkar.

Gelgelelim toplum-teknoloji-doğa ilişkisinde sıçrama anını, amacın bütünüyle kâr için üretim olduğu kapitalist üretim tarzının ortaya çıkışı oluşturur. Kapitalizmin daha fazla artı değer elde etme çabası kapitalisti, hem ürettiği artı değere el konulan işçinin hem de doğanın olanaklarını sonuna kadar kullanmaya zorlar. Bunun gerçekleşmesi sürecinde teknoloji ikili bir rol oynar; bir yandan işçi sınıfının sömürüsünü derinleştirir, bir yandan da doğanın temellükünü hızlandırır. Burada piyasa ve teknoloji arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur. Teknoloji, kâr güdüsünü doyurmaya çalışırken piyasa, bütün insansal özneleri kapitalist toplumun bileşenleri kılarak aynılaştırır.

İnsanlık tarihinin büyük atılımı olarak görülen Sanayi Devrimlerinin de bu üretim ilişkileri çerçevesinde değerlendirilebileceğini düşünüyoruz. Eski dünyanın yaşam biçimine veda etmeyi kolaylaştıran ve hızlandıran bu devrimler, insanın teknik bilgi ve becerilerindeki muazzam bir gelişme olduğu kadar, yeni üretim tarzının bir gereksinimiydi de. Bununla birlikte doymak bilmez ve bekası tam da bu doyumsuzluğunda yatan bir yapı olarak kapitalizmin, yeni teknolojilere ihtiyacı sürekli artıyor. Bu yeni teknolojiler, kimi zaman bir meta, kimi zaman korku kültürünü besleyen bir silah, kimi zaman bir üretim aracı ya da örneğin bir enerji reaktörü kılığında karşımıza çıkıyor. Ama her kılığında görebilen gözlere gösterdiği asıl şey, bir toplum tipinin maddi üretim biçimi ve bu üretim biçimi çerçevesindeki üretim ilişkileri oluyor. Tarihsel materyalizmin inatla ve ısrarla direttiği metodolojik vurgu, yükselen fabrika bacalarına bakıp sanayi toplumu görmekle, aynı yerde kapitalist üretim ve tahakküm ilişkilerini görmek arasındaki farkta belirginleşiyor.

Tür olarak bir yol ayrımına yaklaşıyoruz. Kapitalizm varlık koşulu olan artı değer hırsının yarattığı körlükle doğayı telafisi imkânsız bir tahribata sürüklemekle kalmıyor, insansal etkinlikler alanını da piyasa ve iş temelinde dönüştürüyor. Boş zaman etkinliklerimiz ve insansal meziyetlerimiz de üretim paradigması tarafından belirleniyor. Bu meziyetleri uygulayabileceğimiz “doğanın” bulunmayabileceği bir zaman dilimi, çok uzak görünmüyor. Günümüzde doğa için/doğa uğruna mücadelenin de bizatihi siyasal bir mücadele olarak sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu hatırlatmak isteriz.

Buraya kadar teknolojiden hep üretim ilişkileri çerçevesinde ve yıkıcı sonuçlarını dikkate alarak söz ettiğimizin farkındayız. İnsanlık tarihini bilginin, bilincin ve teknolojinin giderek karmaşıklaştığı ve geliştiği bir tarih olarak okumak kolaydır. Ne ki tam da teknolojizmin doğa açısından ontolojik, işçi sınıfı açısından ideolojik ve ekonomik bir silaha dönüştüğü bu anda, teknolojiyle toplumun ve doğanın yararına, en başta kâr amacı gütmeden, kurulacak her türlü ilişkinin şimdiden düşünülmesi, ortaya çıkarılması ve imkân varsa bunların uygulanması da apayrı bir cesaret ve mücadele gerektirmektedir.  Bu nedenle teknoloji imgesini parçalara ayırmak, yapıcı ve yıkıcı yanlarını ortaya koymak doğa ve insan üzerine düşünen bütün bilim insanlarının görevi olarak görünüyor.